Bazı filmler sadece izlenmez; izlerken yaşanır. Çünkü perdede gördüğümüz şey bir hikâye değil, bir duygunun en çıplak hâlidir. Ve bazı duygular vardır ki doğru değildir… ama gerçektir.
Geçen hafta Vesikalı Yarim’i yıllar sonra yeniden, bu kez sinema salonunda izledim. Bazı filmler vardır; aradan ne kadar zaman geçerse geçsin aynı yerden yakalar insanı. Hatta bazen daha derinden.
1968 yapımı bu film, Lütfi Akad’ın yönetmenliğinde, Türkan Şoray ve İzzet Günay’ın performanslarıyla yalnızca bir hikâye anlatmaz. Bir hâli anlatır. Bir sıkışmışlığı.
Halil ile Sabiha’nın hikâyesi, daha en başından kaybedilmiş bir ihtimaldir. Ama asıl mesele bu değildir. Asıl mesele, o ihtimalin yine de sonuna kadar denenmesidir.
Nitekim film, bu duyguyu daha ilk sahnesinde kurar. Halil sazda otururken Sabiha’yı fark ettiği an, mekândaki tüm sesler kesilir. Kamera yalnızca Sabiha’ya yönelir. O an dünya susar, sadece bakış kalır. Bu sessizliği Sabiha’nın “Bir sigara içebilir miyim? Yakar mısın?” sözü böler. Hayat yeniden akmaya başlar… ama hiçbir şey artık aynı değildir.
Çünkü bazı karşılaşmalar vardır; hayatın içinden geçer gibi görünür ama insanın içinden bir daha hiç çıkmaz.
Sabiha’nın hayatı baştan kaybedilmiş gibidir. Ama onu asıl yıkan şey, sevmenin bile bir çıkış yolu olmamasıdır. Sevgi, kurtuluş değil; başka bir çıkmazdır. Üstelik Sabiha hiçbir zaman “kötü kadın” değildir. Halil’in evli olduğunu öğrendiğinde ne bir hırs ne de bir hesap vardır içinde. Sadece bir bocalama… ve kabullenemediği bir gerçek.
Halil ise iki hayat arasında sıkışmış bir adamdır. Ne kalabildiği yerde huzurlu ne de gidebildiği yerde özgürdür. Birine ait olmaya çalışırken diğerine ihanet eder; en çok da kendine.
Bu yüzden onların hikâyesinde bir “kötü” yoktur. Sadece yanlış zaman, yanlış hayatlar ve doğru olmayan bir gerçek vardır.
Bu gerçek, filmin en çarpıcı sahnelerinden birinde dile gelir.
Sabiha’nın “Her birimiz yolumuza gitsek” demesine karşılık Halil, “Yolumuz birleşti, biliyorum” der.
Ama Sabiha’nın cevabı nettir: “Yok… birleşecek gibi değil.”
Ve ardından o cümle gelir:
“Sevgi de yetmiyormuş… çok eskiden rastlaşacaktık.”
Aslında o an, her şey bitmiştir. Çünkü bazı hikâyelerde son, en başından bellidir.
Zaten onların bir araya gelmesine hiçbir zaman imkân yoktu. Ayrılık, daha tanıştıkları anda başlamıştı. Ama yine de vazgeçmediler. Belki de aşk tam olarak buydu: sonucunu bile bile içinde kalmaya devam etmek.
Filmin finalinde ağlayan Sabiha’dır. Halil hayatına geri döner; Sabiha ise uzaktan bakar. Seyirci de onunla birlikte anlar: Bu bir son değil, başından beri var olan gerçeğin kabulüdür.
Arka planda Şükran Ay’ın sesi yükselir:
“Kalbimi kıra kıra / Bıraktın bir hatıra / Günahını yalancı dudaklarında ara…”
Bazı hikâyeler bu kadar tanıdık gelir insana. Çünkü mesele olaylar değil, içinden söküp atamadığın duygulardır.
Vesikalı Yarim bir aşk hikâyesi değil; vazgeçememenin hikâyesidir. Çünkü herkes hayatının bir yerinde kalmaması gereken bir duyguyla kalmıştır.
Ve bazı hikâyeler mutlu sonuyla değil, gerçeğiyle hatırlanır.