
Shahrnush Parsipur'un “Erkeksiz Kadınlar” romanı, 1953 İran'ında toplumsal
baskıdan kaçarak Kerec'teki bir bahçede buluşan beş kadının, özgürlük arayışını
konu alır. 2009 yılında sinemaya da uyarlanan bu roman büyülü gerçekçiliğin
Batı’ya has olmadığının da ispatı niteliğindedir.
Birbirinden bağımsız kadın öyküleri gibi başlayan anlatı, sonlara doğru bu kadınların
aynı bahçede bir araya gelmesi ve hayatlarının birbirine eklemlenmesiyle birleşiyor.
Kerec'teki o bahçe, sadece erkeklerden değil, aynı zamanda dışarıdaki şiddet dolu
siyasi iklimden de bir kaçış alanıdır. Şehrin kaosu ve darbenin gürültüsü içinde bu
bahçe, kadınların kendi yasalarını koyduğu geçici bir sığınak veya bir "cennet"
hayalidir. Bahçe aslında siyasi bir ütopyadır. Haşim’in “O Belde”deki ütopik huzuru gibi
“Kadınlar orda güzel, ince, sâf, leylîdir,
Hepsinin gözlerinde hüznün var…”
“Hepsi hemşiredir veyâhud yâr” kısmı hariç tabiki. Çünkü bu romandaki kadınlar
ne sevgili olabilmiştir ne de kız kardeş. Yakın ya da uzak erkeklerin şiddetine maruz
kalmış, hayat kadınlığına, intihara zorlanmış düşürülmüş kadınlardır.
Delirip kendini toprağa dikmek suretiyle bir ağaç olan Mehdoht, romanın büyülü
gerçekçilik zirvesini temsil eder. Kadın bedeninin toplumsal bir hapishaneden
doğanın bir parçasına evrilişini simgeleyen bu karakterin kök salma eylemi
Márquez'in “Yüzyıllık Yalnızlık”ta Jose Arcadio Buendia'nın bahçedeki ağaca
bağlanması gibi doğayla bütünleşerek zamanın ve toplumun dışına çıkma çabasını
andırır.
Mehdoht, bir ağaç olarak dünyaya binlerce tohum yayar. Bu, ataerkil sistemde
kadının sadece bir "kuluçka" olarak görülmesine karşı, kendi yaşam enerjisini
evrene özgürce dağıttığı radikal bir feminist başkaldırı olarak yorumlanır.
Parsipur’un kadın bedeni üzerindeki tahakküm eleştirisi yalnızca 1953 İran’ına ait
değildir. Bugün başka coğrafyalarda, başka dillerle aynı baskı yeniden
üretilmektedir.
Ülkemizin gündemi ekonomik kriz, yaşam hakkı ihlalleri ile “dolu” iken “boş” bir
gündem yaratıldı. Annelikten evcil hayvanlar marifetiyle soğutulan kadınlara aile
bakanımız müdahale etti ve dramatik olarak düşen doğum oranına günah keçisi
olarak elektrikli süpürgesinin emiş gücünü öven bir marka seçildi.
Halbuki konuşulması gerekilen doğmamışın değil hasbelkader doğanın yaşam
hakkının korunması olmalıydı.
Doğan bebek şanslıysa “Yenidoğan Çetesi”ne takılmadan hastane sürecini atlatır.
İlkokulda arkadaşı tarafından öldürülmezse liseye geçer. MESEM’lerde iş cinayetine
kurban gitmezse mezun olur ve üniversite okumak için başka bir şehre gider.
Barınma sorununu çözüp, devletin kudretiyle oğlunu eyleyen bir yöneticiye rast
gelmezse hayatta kalır, yetişkin bir kadın olur. Eşi tarafından öldürülmezse de neslin
devamını sağlamak ve ülkeye “beka sorunu” oluşturmamak adına kendine yüklenen
vazifeyle ya da sadece annelik arzusuyla çocuk doğurur ancak bütün bunları
yapabilmesi için önce kadının yaşam hakkının korunması gerekir.
Bizim ülkemizde doğma sorunu yoktu, mevcut iktidarın doğanı yaşatamaması,
ekonomik sıkıntılar, adaletsizlik, gelecek kaygısı, umutsuzluk… doğum oranının çok
ciddi bir şekilde düşmesine neden oldu. Tesadüfen yaşıyoruz algısı yerleşti. Şansına
güvenmeyenlerin de biraz geri durması, uygun koşulları beklemesi son derece
normal. Çünkü şimdilerde yaşam HAK değil sadece ŞANS oldu.