Sevişme, sandığımız kadar basit bir temas değil.
İki bedenin birbirine değmesiyle başlayan ama bedenin çok ötesine taşan bir sarsıntı.
Bunu herkes yaşamaz.
Herkes aynı şeyi hissetmez.
Çoğu insan yalnızca bedeni yaşar; azı, o bedenden taşan şeyi.
Benim sözünü ettiğim sevişme, terin, kasın, nabzın ötesinde olan.
Fiziksel başlayan ama metafizik bir alana açılan o eşik.
Başlangıç her zaman bedendir.
Ten ısınır.
Kaslar gerilir.
Nefes düzensizleşir.
Kalp hızlanır.
Bu fiziktir. Biyolojidir. Kimyadır.
Ama bir noktadan sonra fizik yeterli olmaz. Çünkü beden sadece kapıdır.
Asıl olan, kapıdan geçme cesaretidir.
Sevişme sırasında insanın başına gelen en büyük şey haz değildir.
En büyük şey, kontrolün çözülmesidir.
Biz hayatı kontrol ederek yaşarız. Kim olduğumuzu, nasıl göründüğümüzü, ne kadar güçlü olduğumuzu, ne kadar akıllı olduğumuzu sabit tutmaya çalışırız. Sevişmede ise bu sabitlik kırılır. Maskeler düşer. Rol çözülür.
Ve işte tam o an metafizik başlar.
Çünkü “ben” dediğimiz şey gevşer.
Ama bu eşikten herkes geçemez.
Bu eşik, yalnızca iki bedenin değil; iki ruhun uyumunu ister.
Ten uyumu yetmez.
Can uyumu gerekir.
Ruhun, en çıplak haliyle karşısındaki ruha teslim olabilmesi gerekir.
Gerçek sevişme, iki insanın birbirine dokunması değil; birbirine ait olmayı göze almasıdır. Savunmasız. Hesapsız. Maskesiz.
Birbirini tamamlamayan ruhlar yan yana gelebilir, temas edebilir, haz alabilir.
Ama çözülmezler.
Çözülme, ancak uyum olduğunda başlar.
Tıpkı bir DNA sarmalı gibi.
Tek başına duran iki zincir eksiktir. Ama birbirine dolandığında, birbirinin boşluğunu doldurduğunda bir spiral oluşturur. Hayat o spiralden doğar.
İki ruh da böyledir.
Gerçek sevişmede biri diğerinin eksiğini tamamlar. Birinin kırığı, diğerinin yumuşaklığıyla kapanır. Birinin korkusu, diğerinin güveniyle çözülür. Ve o spiral oluştuğunda iki ayrı varlık tek bir ritimde atmaya başlar.
İşte o noktada beden artık sadece bir araç değildir; bir tercümandır. Ruhların birbirine söyleyemediğini ten söyler. Sözcüklerin yetmediği yerde kaslar, nefes, titreme konuşur. Ve o konuşma, iki ayrı varlığın yavaş yavaş tek bir titreşime dönüşmesine yol açar.
O silinme anı, herkesin hissettiği ama çoğunun adını koyamadığı o titreşimdir.
Bir anlık yön kaybı.
Bir anlık “neredeyim” hissi.
Zamanın bulanıklaşması.
İşte orası metafizik alandır.
Sevişme sırasında yaşanan yoğunluk sadece sinir uçlarının ateşlenmesi değildir. İnsan o an kendi benliğinin katı formunu bırakır. Tıpkı buzun suya karışması gibi. Yok olmaz; form değiştirir.
Ama bunun için güven gerekir.
Aidiyet gerekir.
Ruhun, karşısındaki ruhun içinde kaybolmaktan korkmaması gerekir.
Herkes bunu yaşayamaz. Çünkü herkes kendini bırakmaz.
Ve herkes karşısındakine kendini bırakabileceği kadar ait değildir.
Bırakmak korkutucudur.
Çünkü bırakmak, çözülmektir.
Çözülmek, egonun küçülmesidir.
Ama tam da o küçülmede büyüme vardır.
O an geldiğinde kişi sadece karşısındaki bedene dokunmaz. Kendi içindeki genişliğe dokunur. “Ben” küçülür, “biz” büyür. Hatta bazen “biz” bile kaybolur. Geriye yalnızca yoğun bir varlık hissi kalır.
İnsan bunu tarif edemez.
“Bir şey oldu” der.
“Çok farklıydı” der.
Ama neyin farklı olduğunu söyleyemez.
Farklı olan bilinçtir.
Sevişmenin derininde yaşanan şey, bir bilinç kaymasıdır.
Bir anlığına kimliğin askıya alınmasıdır.
Zamanın çözülmesidir.
Sınırların gevşemesidir.
İki ayrı insan, birbirine dolanarak üçüncü bir alan yaratır. Ne tam bir “ben” kalır ne tam bir “sen”. Ortaya birlikte kurulan bir bilinç çıkar. İşte metafizik dediğim şey tam da budur.
O alanda insan hem en ilkel haline iner hem en yüksek haline çıkar.
Dürtü ilkel, çözülme ilahidir.
Ve geri dönüldüğünde kişi aynı değildir.
Çünkü bir anlığına kendinden daha büyük bir şeye temas etmiştir. Kendi sınırlarının ötesine geçmiş, başka bir varlığın içinde genişlemiş, kendi ağırlığını bırakmıştır.
Sevişme, fiziksel bir birleşmeden çok daha fazlasıdır.
O, iki insanın bir DNA sarmalı gibi birbirine dolanarak tek bir bilinç spiraline dönüşmesidir.
Beden kapıyı açar.
Uyum içeri davet eder.
Ruh geçer.
Herkes sevişir.
Ama herkes o spirali oluşturamaz.
Benim sözünü ettiğim sevişme, iki bedenin değil; birbirini tamamlayan iki ruhun en çıplak haliyle birbirine sarıldığı ve bir anlığına ayrı olmaktan vazgeçtiği o eşiğin adıdır.